8 Eylül 2011 Perşembe

Anadil ile Yetinmeyip, Ötekilerin Dillerini ve Hâllerini de Öğrenmeye Çalışmak

Anadil ile Yetinmeyip, Ötekilerin Dillerini ve Hâllerini de Öğrenmeye Çalışma*

Mevlâna’ya göre, dinler, mezhepler, kültürler arası ayrılığın, iletişimsizliğin, iyiliği emir ve kötülükten nehiy konusunda işbirliği yapamayışın ve hattâ bazen kavga edişin bir başka sebebi de, ötekinin dilini anlayamamak, onun düşünce ve duygu dünyası hakkında bilgisiz olmaktır. Mesnevî’de bununla ilgili enfes bir hikâye vardır:

Bir adam, dört kişiye bir para verdi. Bunların biri, ben dedi bu parayı engûra vereceğim.

Öbürü Araptı, hayır dedi; a azgın, ben engûr istemem, ineb isterim.


Öbürüyse Türktü, bu para dedi, benim; ineb istemem ben, üzüm isterim.


Öbürü de Rumdu, bırakın şu lafları dedi; istafil istiyoruz biz.


Kavgaya giriştiler; savaşa kalktılar; çünkü adların mânâsından haberleri yoktu.


Ahmaklıktan birbirlerine yumruk vuruyorlardı; bilgisizlikle dopdoluydular, bilgidense bomboş.

Bu güzel öyküye göre, birbirinin lisanını bilmemek ve sadece lisanını bilmemek de değil –ki herkesin lisanını bilmek imkânsızdır– birbirinin hiç olmazsa beden dilinden ve hâl dilinden de anlamamak ve anlamaya gayret etmemek, kavgaların ve savaşların sebeplerinden biridir. Bu durumda yapılması gereken şeylerden biri, ötekini iyice dinlemeden ve anlamadan kavgaya tutuşmamak, aksine, kavga etmeden barış içinde yaşayabilmek için, çok yakın yaşamak durumunda olduğun insanların mümkünse dillerini, lisanlarını az çok bilmek, değilse, hiç olmazsa kültürlerini iyice tanıyarak ve empati kurarak beden dillerinden ve/veya hâl dillerinden anlayabilecek üstün bir düzeyde olmaktır. Nitekim Mevlâna der ki,
Orada yüz dilli, sır sâhibi üstün bir er olsaydı, onları barıştırıverirdi.

Bir insanın çok dilli, çok dinli ve çok kültürlü bir toplumdaki bütün komşularının konuşma dilini öğrenmesi imkânsızdır. Ancak bunun olamadığı yerde hiç olmazsa onların hâllerini anlamaya çalışması mümkündür ve yararlıdır. İnsanların farklı diller ve kültürler içinde olmasının Tanrı’nın takdiri ile de alâkası vardır ve insanlar farklı diller ve ifadeler içinde de olsa aynı hâlleri, aynı tecrübeler ve deneyimleri yaşamakta ve hedeflemektedir. Bu durumda ötekilerin dilleri ve dualarının dış görünüşündeki farklılıklardan ziyade, içerikteki ifadeleri ve içlerindeki hâllerine dikkat etmeliyiz. İçteki iyi niyetler ve iyi hâllere baktığımızda, barış içinde yaşamamız biraz daha kolaylaşacaktır. Nitekim Mevlâna’nın ifadesiyle, İlâhî bir perspektiften şöyle bir açıklama, uyarı ve öğütle karşılaşmaktayız:

Herkese bir huy verdim; herkese bir çeşit tâbir düzdüm.
Onun için övüş olan, senin için yeriştir; ona baldır da sana zehir.

Bizse tamamiyle, temizlikden de münezzehiz, pislikten de; ağırcanlılıktan da temiziz, çeviklikten de.


Ben, buyruklarımı, bir fayda elde edeyim diye buyurmadım; kullarıma cömertlikte bulunayım diye buyurdum.


Hintlilere Hintlilerin tâbirleri övüştür; Sintlilere Sintlilerin tâbirleri.


Ben, onların beni tesbihleri yüzünden arınmam; bu tesbih yüzünden gene onlar arınır, onlar inciler saçarlar.


Biz dile, söze bakmayız, cana, hâle bakarız.

Yunus Emre de, farklı diller ve farklı tebdiller içinde de olsa her din ve mezhepten insanın aslında aynı Bir’e ve aynı hedefe yöneldiğini ve bunun göz ardı edilmemesi gerektiğini söyler:

Onsekiz bin âlem halkı cümlesi bir içinde
Kimse yok birden artuk söylenür dil içinde
Cümle bir anı birler cümle ana giderler
Cümle dil anı söyler her bir tebdil içinde

* Prof. Dr. Cafer Sadık Yaran, Mevlâna ve Yunus Emre'de Dinler ve Mezhepler Arası Barış: Sebepler ve Çözümler, Yeni Umit Dergisi, 2.



5 Temmuz 2011 Salı

AS YOU ARE - OLDUĞUN GİBİ - SII COME APPARI - Mevlana Jelaluddin-i- Rumi

AS YOU ARE

In generosity and helping others, 
be like a river. 
In compassion and grace, 
be like the sun. 
In concealing other's faults, 
be like the night. 
In anger and fury, 
be like dead. 
In modesty and humility, 
be like the earth. 
In tolerance, 
be like the sea. 
Either appear as you are, 
or be as you appear.

 
OLDUĞUN GİBİ

Cömertlikte ve başkalarına yardımda,
bir nehir gibi.
Merhamet ve zarafette,
güneş gibi.
Başkasının yanlışlarını örtmekte, 
gece gibi.
Öfke ve şiddette,
ölü gibi.
Alçakgönüllükte ve yumuşak başlılıkta,
toprak gibi.
Hoşgörüde,
deniz gibi.
Ya görün,
olduğun gibi;
ya da ol,
göründüğün gibi.

 
SII COME APPARI

Nella generosità e nell'aiuto degli altri sii come un fiume.
Nella compassione e nella grazia sii come il sole.
Nel nascondere le mancanze altrui sii come la notte.
Nell'ira e nella furia sii come la morte.
Nella modestia e nell'umiltà sii come la terra.
Nella tolleranza sii come il mare.
Esisti come sei oppure sii come appari.


Mevlana Jelaluddin-i- Rumi

1 Nisan 2011 Cuma

RÜZGÂR BİZİ GÖTÜRECEK - Furuğ FERRUHZAD

RÜZGÂR BİZİ GÖTÜRECEK

dinle
karanlığın esintisini duyuyor musun?



küçücük gecemde benim, ne yazık
rüzgârın yapraklarla buluşması var
küçücük gecemde benim yıkım korkusu var


dinle
karanlığın esintisini duyuyor musun?
bakıyorum elgince ben bu mutluluğa
bağımlısıyım ben kendi umutsuzluğumun


dinle
karanlığın esintisini duyuyor musun?
şimdi bir şeyler geçiyor geceden
ay kızıldır ve allak bullak
ve her an yıkılma korkusundaki bu damda
bulutlar sanki, yaslı yığınlar misali
yağış anını bekliyorlar


bir an
ve sonrasında hiç.
bu pencerenin arkasında gece titremede
ve yeryüzü giderek durmada
bu pencerenin arkasında bir bilinmez
seni ve beni merak ediyor
ey baştan aşağı yeşil!
yakıcı anılar gibi ellerini,
bırak benim aşık ellerime
ve dudaklarını
varlığın sıcak duygusunu
benim sevdalı dudaklarımın okşayışına bırak
rüzgâr bizi götürecek
rüzgâr bizi götürecek.




Furuğ FERRUHZAD

 

30 Mart 2011 Çarşamba

BAHAR GELME ÜSTÜME!..- CAN DÜNDAR


BAHAR GELME ÜSTÜME!..


Bahar, yalvarırım çek git işine!..


Salma üstüme çiçeklerini,


...aklımı çelme!..


Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra


güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.


Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek...


Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem...


Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü


böcek...


Yapma bunu bana bahar,


Böyle üstüme gelme...!



* * *

Zaten damarlarımda zor zaptediyorum kanımı...


Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime...


Kalbimin buzları erimiş.


Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum


nicedir...


Bir de sen çıldırtma beni...


Krizdeyim ben... tembelliğin sırası değil, uyamam sana...


Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim


ol.


Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar


beni...


Bulutların üşüşmesin başıma...


Girme kanıma benim...


...yoldan çıkarma...!



* * *



Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,


afrodizyakların en etkilisi,


Sevdanın suç ortağısın.


Kıyma bana...!


Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi


azdırıp sonra birden çekip gideceksin.


Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni


bir kuraklığın ortasında terk edeceksin...


O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman...


Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın


eteklerin uçuştuğu günbatımları...


Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan...


Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında...


Yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak


ruhumuz...


Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim


viraneye...


Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da...


Ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.



* * *



İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar...


İş açma başıma...


Git işine!


Yoldan çıkarma beni!..

Can DÜNDAR



10 Şubat 2011 Perşembe

Başım Eğik Dilim kapalı Gözler - Cahit Zarifoğlu

Başım Eğik Dilim kapalı Gözler
   
Asrımızın zarif düşünceli gençlerinden biri
Kederli elini
Temiz alnına koyarken fikretmek için
Çocukların susması
Kuşların ve kedilerin uzaklaşması
Haritaları üzerine bezlerin atılması
Lambaların kısılması
Kadınların bir vakit konuşmadan
Yaşaması gerekebilir
Ve açılabilir görüntümüz Sahnemiz perdemiz:
Hergün bir miktar kros boksit asit
Ve arenamız
Dokuzyüz milyon müslüman rüyalarını hatırlamadan uyanabilir

Baş efendimiz
Görüntümüz
Sahnemiz
Perdemiz

Eğer dualanmasaydı sesimiz
Eğer yaradandan o güzel ağız
Açık ve seçik
Dilemesiydi demeseydi
'Allah
Sesinizi
Mağrıptan Maşrıka Kadar Duyursun'
Düşünmezdim üzerinde
Binmezdim deli deli koşan küheylan

Bildim Sensin Sen Sen
Diri Diri Diri Şahım
Diri Şahım Diri Diri
Dirilt Alemi Alemi Alemi Alemi

Çünkü dokuzyüz milyon müslüman rüyalarını hatırlamadan uyanmıştır
Bunların üzerine ezan
Ucu sancılar vuran
Bir kırbaç olmalıydı
Her duyan
Bağrını açmalıydı akan kanı da sevdayı da yorumlamaya almalıydı
Hayır dokuzyüz
Milyon müslüman
Tarihin hülyalarından vazgeçmiş olabilir AMA BEN

Elim dizlerime Vur Kalk
Müslümanlar uyanın Eller Dizlere Vur Kalk
Yumruklar dizlere vur vur
AMA BEN Ama ben Ama ben Ama ben

Korku gerek tenlere etim kalbur
Deşer bakışın kıyar da kıyar

Korku gerek reca gerek
Yanlış anlaşılmış olabilir
Sesini duyuyorum kendimin/kelimeler kendinden emin değil

Yanlış anlaşılmış da olabilir
Aklım başımda mı! Değil

Ve sesimi duyuyorum
Kaburgalarımın gelip artık kavuşamadıkları iniltiden
-Kulun korktuk şerrinden
Ağzımız yerlerde kaldı gerçek dilimizden akmadı
Kuldan korkarken gel zaman git zaman
Bir hayat ki haşa korkmadan yaradandan
Ama elbet ruhumun vazgeçilmez akışı baş çarptığım kayalıklar

Irmaklarımın altından akan ırmak
Sandal sefalarım Marmara toprakları
Ama söyle olmuşsa yüzüme karşı söyle neyi inkar ettim

Dilediğim en güzel hayat
Çöplerin içinde rüya aradım
Düştümse eğer sana bakarken düştüm

Sen dinç zaman
İşte kuluçkan
Bereketle taşan yağ küpleri gibi
Parmaklardan akan çeşmeler gibi

İşte sinem kalabalık ve kendine zinde
Kullardan pervasız nesillerden biri

Aha Şeyhefendim Aha yüreğim
Göz kapanır akıl susar susar akıl
İstersen haydi haydi haydi
Yeryüzünün bütün gümbürtülerini çağır

Çehrenden o azgın maskeyi dök
O evleri kedere boğ
Nasıl olsa her kucaklandığın dalgada
Bir gemi kadavrası gibi ikiyüz yıl parçalandın

Mahşerinde uyanacaksın
Ağzının

Korkuyorum o nedenle
Başım eğik
Dilim kapalı
.
Cahit Zarifoğlu

 

3 Şubat 2011 Perşembe

Giderken Bana Bir Şeyler Söyle / Mustafa Ulusoy

Ansızın gelen hüzünler yanında, ansızın gelen güzelliklerle de dolu/ydu hayat. Dünya hayatının size cazip gelmesi belki de bundandı. Beklenmedik aşklar, beklenmedik başarılar, beklenmedik karşılaşmalar,  beklenmedik bir iyileşme, beklenmedik bir mektup, beklenmedik bir yağmur,  beklenmedik bir ilgi, beklenmedik bir sevgi, beklenmedik bir merhamet ve şefkat. 
Tüm ruhunuzu sarıp sarmalayan, içinizi en çok ısıtan merhamet ve şefkattı.

Giderken Bana Bir Şeyler Söyle / Mustafa Ulusoy  

8 Aralık 2010 Çarşamba

Ed è subito sera



Ed è Subito Sera 


Ognuno sta solo sul cuor della terra

trafitto da un raggio di sole:

ed è subito sera



SALVATORE QUASIMODO 



And Suddenly It's Evening


Every man stands alone on the heart of the earth

pierced by a ray of the sun:

and suddenly it's evening.



Ve Hemen Aksam Olur


Herkes bir basinadir topragin bagrinda

bir gunes isiginin delip gecmesi gibi:

ve hemen aksam olur.

24 Şubat 2010 Çarşamba

Delilik ülkesinde tek başımayım, gittin yalnız kaldım

Evet sadece bu
Yalnız kaldım
Hiç olmamıştı oysa ki bu
Ya da olmuştu bilmiyorum
Düşünemiyorum şimdi
Öyle birkaç an yaşıyorum işte
Düşünemediğim
Düşüncelerim zincirlenmiş
Yalnızlığım sensizlikle değil
Senin olmaman gözümün olmaması
Senin olmaman elimin olmaması gibi birşey
Öyle birşey işte
Önemsiz
Bilmiyorum önemsiz olmamalı
Önemli aslında
Evet önemli
Elimin olmaması ama kalbimin olması
Evet var ama nerede
Gözüm nerede
Yoksa hala sana mı bakıyor biryerlerde
Uyuyorum
Sen de uyuyorsun
Hayır sen uyumuyorsun biliyorum
Sonra bilmiyorum uyuyor musun uyumuyor musun
Hissedebiliyorum yokluğunu
Gittin yalnız kaldım
Tek başımayım
Ülkemde
Ülkende
Ama başka kimse deli değil
NURULLAH GENÇ 

HATIRLAT DA HAZİRANIN SONLARINDA ÇOCUKLUĞUMU YAKALIM

sen beni opersen belki de ben fransiz olurum
şehre inerim bir sinema yağmura çalar
otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-senegalliler dahil değil

sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
o vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
hayat bir yaniyla guzeldir canim, sen de güzelsin

-yoksa seni rahatsız mı ettim?

sen beni opersen belki de askimiz pratik karsilik bulur
ne ikna edici bir intihar girisimidir simdi goz goze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-freud diye bir şey yoktur.

sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-haydi iç de çay koyayım.

Ah Muhsin Ünlü

25 Aralık 2009 Cuma

Lokman Hekimin Sev Dediği

Bu yürek
Seni seveceğini biliyordu herhalde
Bu kafa seni kuracağını seziyordu hanidir
Bire bin veren buğday
Elmadaki mayhoşluk
Hukuki beşer
Çınçınlı hamam
Çizmedeki kedi
Sanki elleriyle koymuşlar gibi
İkimizden bir işmar
Seni sevmemiş olsam , sözlerim yarı yarıya
Gözlerim yarım
Ellerim çolak hüseyin eli
Seni sevmesem , nefes almayı beceremem ki
Bugün günlerden ne ?
Cumartesi
Seni sevdiğim için , Cumartesi elbet
Seni sevdiğim için , bak temmuz ayındayız
Ayşe onbaşı , pir sultan abdal , büsbütün sevdalıyım sana
Bu gemiler nereye gidiyor , seni sevdiğim için
Seni sevdiğimden , suyun akası geliyor
Bacaların tütesi
Nurhayat'ın halleri , seni sevdiğim için güzel
İbrahim'in dilleri
İnsan seni sevince , tutsaklığa kızar tabi
Savaşın adı geçse , cinifrit olur
Ereğli'nin kömürünü düşünür , ne kömür o be
Raman'ı düşünür , Çukurova'yı düşünür
Seni sevdiği için , Haliç'te bir uğultu
Marmara'da bir deniz
Isparta bahçesinde güller
Seni sevdiği için goncalanıyor
Seni sevdiğim için , kilim dokuyor Avşar'da
Yarın sabahlar , seni sevdiğim için icat edildi
Penisilin , halk şiiri , canlı sinema
Mapushaneler , yedi düvel , harbi ispanyol nezlesi
Sultan Hamid , don civani
Ne bilsinler seni sevdiğimi
Başaklanmayan yulafa söylemeli
Cılk yumurtaya
Paslı demire
Kulağını bükmeli kurtlu kirazın
Hoşnut değilllerse bu gidaşattan
Akıl etsinler seni sevdiğimi ,
Yeşille turuncunun kafa barıştırması , bu sevdadan ötürü
Tepemizdeki o göçmez tavan
Sulardaki yakamoz , ortancadaki pembe
Ben seni sevdim diye
Bingöl vilayetinde , kamyondan inince
Tığ gibi bir delikanlıya soruyorum
Siz nerenin bulutlarısınız böyle ?
Biz sizin sevdanızın bulutlarıyız
Bir yıldızlı akşamı varsa Ankara'nın
1953 kışları içinde
Karnı tok , sırtı pekse hısım akrabanın
Konu-komşu , dirlik düzenlik içindeyse
Birbirimizi daha çok sevelim diye
İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor
Şair oluyor mesela
Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri
Caysın be güzel
Caysın be iyi
Tütünü bırakıyor , tütün neyime zarar
Keseme zarar , ciğerime zara , sevdama zarar
Seni sevince adamın papuçları eskimiyor
Beti-benzi yeni çarktan çıkmış gibi
Seni sevince insan bilgili saygılı gönlü gani şen
Saçları zencefilli
Erkencecik evine dönmek istiyor canı
Hep seni düşün
Hep seni yaşat
Hep seni yıka
Seni doyur üç öğün
Seni bir kanım uyut , sonra uyandır
Lokman hekim , seni sev diyor bana
Seni sevmeseydim , ilkbaharı kodunsa bul gayrı
İstanbul diye bir kent yoktu ki yeryüzünde
Umut diye bir şey yoktu ki , seni sevmeseydim
Hak , hukuk , bereket diye
Eşitlik , kardeşlik , hürriyet diye
Yüreğime sağlık ne iyi ettim..!


METİN ELOĞLU


18 Aralık 2009 Cuma

I Do Not Love You Except Because I Love You

I do not love you except because I love you;
I go from loving to not loving you,
From waiting to not waiting for you
My heart moves from cold to fire.

I love you only because it's you the one I love;
I hate you deeply, and hating you
Bend to you, and the measure of my changing love for you
Is that I do not see you but love you blindly.

Maybe January light will consume
My heart with its cruel
Ray, stealing my key to true calm.

In this part of the story I am the one who
Dies, the only one, and I will die of love because I love you,
Because I love you, Love, in fire and blood.


PABLO NERUDA 





1 Aralık 2009 Salı

HAYATIM SANA OLAN AŞKIMDAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİL...

     HAYATIM SANA OLAN AŞKIMDAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİL...


Gözlerin sorguluyor beni, hüzünlü ve sessiz
Düşüncelerime sızmağa çalışarak
Tıpkı ayın okyanusun derinliklerini görmek istemesi gibi

Hiç bir şey saklamadan hayatımı apaçık önüne serdim
Bu yüzden çözemiyorsun beni.

Eğer hayatım sıradan renkli bir taş olsaydı
Onu yüz parçaya bölebilir ve
Boynunda taşıman için ondan sana bir kolye yapabilirdim
Eğer o yuvarlak,kokulu sıradan küçük bir çiçek olsaydı
Onu hemen tutup koparabilir ve saçlarına kondurabilirdim

Eğer hayatım yalnızca bir zevk anı olsaydı
Huzurlu bir gülümseyişte belirebilir ve
Sen onu o anda çözebilirdin
Eğer o yalnızca bir keder yumağı olsaydı
Berrak gözyaşlarıyla sırrını sessizce açığa vurabilirdi
Ama benim hayatım sana olan aşkımdan başka bir şey değil
Ey benim en sevdiğim;
Zevkim ve cezam sınırsız
Yoksulluğum ve zenginliğim sonsuz...
Kalbim, kendi hayatın gibi hemen yanı başında duruyor

Ama sen, hiç bir zaman bütünüyle anlayamayacaksın onu.

RABİNDRANATH TAGORE

( GİTANJALİ )

 

26 Kasım 2009 Perşembe

BOMBİKS MORİ - A. ALİ URAL

BOMBİKS MORİ


dört kat elbise değiştirdin bombiks mori
ne tığ gibiydin, ne tığın vardı
dokunmadan anlamak has ipeği
dokununca herkes anlardı

fakat yalnızdın bombiks mori
aşkın kararttı kozanı
keşke söyleseydiler
yaprağının ipek olacağını

tüccarlar, makaslar, kumaş topları
bıktın mı duttan
hint portakalı mı çekti canın
bombiks mori

kazanlar kaynarken yandı mı canın
bedestende kelebek bulutları...

sana yasak bombiks mori
giyemezsin sen ipeği
sana yasak bombiks mori

halkalar arasında kara kurdele
makas kes hadi
kavrulan kelebeği.


Ali Ural

 

9 Haziran 2009 Salı

YÜRÜYELİM SENİNLE İSTANBULDA




Kırmızıyı sevdiğini bilseydim

hayallerim kıpkırmızı olurdu

İstanbul hala güneşin ardında

ufuklarında birkaç kara leke

birkaç kan pıhtısı dudaklarında

İstanbul hala sevimli mi sevimli

ve hala bir tomucuk tadında

yürüyelim seninle İstanbul'da

korkusuz bir rüyadır

bekler bizi Beykoz'da, Üsküdar'da

birkaç kuğu, birkaç mahzun kuştüyü

yenilgisiz bir muamma gibidir

arar buluşmayan ellerimizi

deli rüzgar yine sarhoş, hovarda

tam orada, Çamlıca yokuşunda

birkaç bulut çekelim gökyüzünden

damarlarımızdan geçirelim ve birden

bırakalım suların üzerine

sen bir defa konuş, sen bir defa gül

kumlu ebrular yapalım seninle

serpmeli ebrular, bülbülyuvası

hercaimenekşe, gonca ve sümbül

yüzün bir ay gibi parlarken gecenin ortasında

yürüyelim seninle İstanbul'da

boğaziçi mağrur türkülerini

gözlerine baka baka söyleyin

martılar üşüyünce

denizin sıcağında bulsunlar kalbimizi

anlayabilir misin

neden çıban gibi büyür bağrımda

büyür de kelebek olur bu sızı

kırmızıyı sevdiğini söyledin

bu yüzden mi günlerdir

İstanbul'da gül kokusu yayılan

tepeler kırmızı, sular kırmızı

İstanbul bilmeli ki, sahillerine

mehtabı taşıyan senin bakışlarındır

İstanbul bilmeli ki, limanlardan gemiler

önce senin yüreğine açılır

uzaklarda bir yerde

toprağı öpmek için eğilen bahçıvanın

parmaklarında hüzün

sana doğru akan nehrin

ağlayan suretidir

bir elimizde umut

bir elimizde sevda

yürüyelim seninle İstanbul'da

musiki kesilsin, tükensin yazı

çaresiz kalınca mızrap ve şiir

ozan bir kenara bıraksın sazı

ressam fırçasına neden mi kızgın

tuvalde çizgiler, renkler kırmızı

kırmızıyı sevdiğini bilince

çekilir mi artık güllerin nazı

Anadolukavağı'nda her akşam

burcu burcu bir rüyadır hayalin

karanlık, hüznünü düşürür dağa

kuşlar kanat çırpar, yıldızlar ağlar

endamın her sabah iner toprağa

hasret, yanlızlığı çoğaltan deniz

ayrılık acıyla süzülür kandan

nefesin fermandır Topkapı Sarayı'nda

dönüşünü bekliyor rıhtımda şehzadeler

öylesine yorgun, mahzun ve candan

İstanbul bir yanımda, sen bir yanımda

uykusundan uyanınca fırtına

dalgalar türkümüze aşina olur

yüzümüze bakınca deniz fenerleri

sahibini arayan gemilerin

çığlığıyla vurulur

tarih heyelandır hainlerin ardında

İstanbul tarihin soylu anası

biz bu yürüyüşü çiğdemlerden almışız

sevdayı kız kulesi'nden

yalıların burukluğu altında

geçiyoruz sokaklardan delice

anlayabilir misin

beyoğlu'nda gezinen

hayal kırıklığının benden türediğini

anlayabilir misin

kırmızı neden böyle

doldurur aynalara inleyen yüreğimi

sana giden yolların kavşağında

bir adam direniyor izini bulmak için

siliyor tanyerine akan alın terini

ufkunda sapsarı umudun rengi

mavi yitik, beyaz kızgın ve siyah

arıyor sessizce kaybolan günlerini

Gülhane'de simit satan çocuklar

nasıl anlasınlar ellerimizin

neden böyle çekingen olduğunu

Ayasofya önünde tramvay bekleyenler

gökyüzüne dokunurken bu acı

kimdir diye sorsunlar içlerinden

birlikte yürüyen iki yabancı

biz gitsek de, İstanbul'da yine de

yıllar yılı gezinmeli bu sızı

benden bir yaralı şiir kalmalı

senden bir tebessüm, bir de kırmızı

NURULLAH GENÇ